Hekayələrim, məktublarım, statuslarım (Fb), şeirlərim və s...
Hiç olmayacak şeyleri var sayıp, onların birden yok oluşunu yaşar insan ...
June 5, 2026
Bu kimin olsun?
değişmeyecekti sanki. Zihninde gerçeğe ulaşmayı engelleyen bir şalter olduğunu düşün. Yada bir saatli bomba. Gittiğin tüm yollarda kırmızı mı yeşil mi derken illa ki engellenmen istendiği yerde yanlış teli kesmiş oluyorsun. Onu da sana yaptırmış oluyor yaşam. Diyorum ya, önünde büyüdükçe açık hedef haline geliyorsun. Daha açık olayım Oliver. Biz burada doğayı izlerken ve ondan keyif alırken, onun da bizi izlediğini hissettin mi hiç? Ben öyle hissediyorum. Sanırım bahçemdeki güllerin hala çiçek açıyor olması benim bu enseme yapışan korkuma borçlu. Kalbimin güzelliği derler buna kafasını hiç yerden kaldıramayanlar. Nasıl bu kadar saf ve korkunç olabiliyorlar? Bence çocuklar hariç, yetişkinlerin masumiyeti bilgi içermeli.Sen ondan bir gün çalmak istediğinde, o senden tüm hayatını çalmış gibi hissettiğin anın düşüncesi seyiriyor beyninde. Tabii ben öyle bir değiş tokuş yapmadım hayatla. Demek ki, o kadar da zihinsel olarak gelişmiş sayılmam. O da tembelliktendir. Tembelliğin sebebi de odur desem abartılı bir şekilde konuyu saptırmış olurum, değil mi dostum?
May 4, 2026
Söğüt ağaçlarına örülen gizemler...
01.05.2026 Bence onlar gibi davranıyorum bu aralar, özümden uzak hissediyorum. Bazen özümün ne olduğunu da ifade edemiyorum. Her yerde geçen bu çaresizlik, sanki sadece benim hayatımda vuku buluyor. Sahipleniyorum tüm acılara. Yeri geldiğinde onlarla da besleniyorum. Adı üstünde - çaresizlik. Neyse yine konudan sapmayalım. Acısını ifade edemeyen o çaresiz çocuğun ağlamasını tutmaya çalışırken ki, sessiz hali. Ağzını açıyor ama sen onu duymuyorsun. Arasıra gözlerinden çabalarına rağmen akan göz yaşlarıyla büyüleniyorsun. Ona sımsıkı sarılmak ve acı geçse bile bırakmamak geçiyor içinden. Ama bu zevki içinin burkulmasından alıyorsun. Kalbinin güzelliğine kendin bile hayran kalıyorsun. Tabii onları buna inandıramıyorsun. O kadar senden de acizler ki, karşı koyamıyorsun. Bu çocukların masumiyeti ne olacak Oliver? Hepimizi bitiriyorlar. Hepimizi büyütüyorlar. Hepimizi büyülüyorlar. Ve onlar… O canavarlar onların zaten doğayla zarar gören acılarını bile onlara bırakmıyorlar! Onlardaki capcanlı enerjiyi elimizden alıyorlar. Vicdan bunu tanımlamak için fazla eski bir kelime değil mi? Bilmiyorum dostum. Yaşlandığımda bu dünyaya aslında daha çok sığınmaya çalıştığım için, ölüm korkusunu alınca hayatı sevmeye başladığımı zannediyorlar. O da çaresizlik. Ama onlar bunda da bir fesat aktarıyorlar. Tüm hayatını cehaletiniz mahvetmiş zaten… o konuda yorum yapmıyorum uzun zamandır. Yapmayacağım, Oliver! Onları eleştirmeye dair hiç bir dürtüm kalmamış… Arınmışım.
***
Gelirken sana ne getireyim diye soran akrabaya, tanıdığa, dosta, -daha iyi halini getir- diyebilirlerdi aslında. Belki hiç düşmanlık kalmazdı. Kökünden tüm dünyada biterdi. Oysa neler sipariş ettiklerini biliyorsunuz? İşte o yüzden yüzleşemiyorum ben bu gerçeklerle. Arsız çıkıyorlar. Hep haklılar. Yalnızlaşma yükleniyor. Hissettin mi Oliver?
***
Görmezden gelmeleri en can alıcı özellikleri. Hiç bir içdelici acının farkında olmadan yeni bir delik açabilirler. Bizden nefret ediyorlar aslında. Aramıza koyduğumuz uçurumdan onları anlayabiliyorum. Kibirimizin bir tarafı köprüler inşa etti, diğer tarafı hiç karşıya geçemedi… O yüzden onlara karşı içim sıcak. Kızmıyorum bile. Çocuklarımız tarafından büyütülmeği beklemiyorduk demek ki. Hazırlıksız yakalanıyoruz hayatın tüm planlarına. Söğüt ağaçlarının güzelliğindeki teslimiyeti gözlemlemişsindir artık. Bunu farketmiş biri olarak, gerçek eleştirmenlerin neden çıldırdığını anlarsın. Ama hiç birisi reportaja onay vermiyor. Sessizlikle savaştığını zanneden en akıllılarımız kendileri. O yüzden kınamaya kalkarsam, karşılarindakinin kurmaya çalıştığı Dünyayı Aid’in karanlık saltanatıyla eşit tutarım. Bırakın Tanrı’nın yarattığı gibi dursun diye tekrarlarım kendime… Sana arasıra itiraflarda bulunuyorum ya, seni bile uydurmuşum, düşün!
***
İnsanlar hep iki ipucundan birini takip ederler. O yüzden hareketlerinin beşinci aşamadan sonrasını tahmin etmemiz neredeyse imkansız. Şansa sığınacağız. Onları takip etmeyi bıraktım, Oliver. En zor kısmı bu olsa da… Emekli gibi hissediyorum. Ne çoktan varım, ne azla bahtiyarım. Yerimde duramıyorum. İlk başlarda daha zordu,alışıp bünyeni değişene kadar kendini vefasızlardan birinin peşinde bulurdun. Bak işte ona gençlik diyorlarmış. Ben o kısımdan çıkmaya acele ettim. Oysa herkes hala oradaydı, ben bu tarafta yalnız kaldım. Monologlarımı göğsümde mi gezdirecektim? Yazarak seni yarattım, dostum. Tebrik ederim, artık bir insansın ve doğanın en güzel noktasında yaşıyorsun. Senin bulunduğun konumun paralelinde düzinelerce ülke var ballandırarak sana anlatabileceğim. Ancak senin olduğun yerde Doğu’nun acılı dizelerindeki hasretin büyüsü; Batı’nın soğuk seslenen kelimelerini bulut hafifliğiyle ruhunda taşıyan bestelerin sonsuzluğu var; doğanın kibar söğütleri, sessizce denize doğru yol çizen nehirleri, çılgınca yer çekimine yenilmeye acele eden şelaleleri, uzayınca kökünden koparılacağını bilse de, gözlerini yeşile doyuran çimleri, gölgesinde beni sonsuza kadar dinleyebileceğin ihtişamlı ağaçları var. Tüm bunları ben olsam asla bırakmak istemezdim. Ama gözlerimi açınca gerçeğin grisinin tüm tonları arasından süzülmeye çalışan kahkahaları, beklenmedik mutlulukları, göğsünü kabartan özel anıları özlediğimi farkediyorum. O yüzden ben kendi konumumda sabitlenemedim. Araf’ın ben taraftan yeniden tasarlanmış hali mi dersin? Demezsin. Ben duyguların birbiriyle kesiştiği, ayrıldığı, karıştığı, harmanlandığı, paramparça olduğu ve daha başlarına gelecek her türlü şeyin aynı anda yaşanmışlığına kaftan olacak kelimelerin avcısıyım. Bulmakta zorlandığımı itiraf etmeliyim…Seninle olan ilişkimin çıkarı da bu avda senden yardım beklememden oluşuyor. Çıkar kelimesini bu metinden çıkarırsam, buraya kadar yazdığım hiç birşeyin anlaşılmış olmadığını farkederiz. Bu da beni erken uyandırır, Oliver…
***
Şehrin merkezi parklarından birinde tekbaşına bankın üzerinde oturuyorsun. Her kes işinde gücünde. Sen hiç bir beklentin olmadan buraları ne kadar özlemiş olduğunun muhasebesini yapıyorsun. Şaşkınlıkla, hayretle, sevgiyle, hasretle…Adımların sesini duymadığından bir anda sağ köşende beliren eski bir tanıdık. Önce kokusunu alırsın, sonra selamından anlarsın, sonra aklından geçen ne esprilerin arkası tükenir, ne kırgınlıkların ardı kesilir. Hafızan saldırmaya başladıkça onlardan uzak olduğun yerleri özlemeye başlıyormuşsun gibi geliyor. Neredeyse yenileceksin, fakat daha muhaseben bitmeden bu defa asla başka bir yeri özleme imkanının olmadığını anlıyorsun. Burası orası. Asla kaybolmayacağın yer. Birinin saçını okşadı, diğerinin sen geldin diye mutlu olduğu, bir diğerinin arkandan güzel yalanlar salladığı, birilerinin seni amellerine şemsiye olarak kullandığı, bir diğerlerinin de seni görmek için bahane aradığı bu muhteşem tek dili konuşan ortamın doğmalığı (doğma-yani anadan babadan bir gibi yakın hissetmek) seni geride hapsetmişti. Ama ceza çekmiyordun, çünkü merak ettiğin başka bir şey kalmamıştı. Bu durumlar için bir terim vardı. Ama ben bilmiyorum. Zaten bilmediğiniz şey şu, siz onların bir zaman kabuklarını dökene kadar acı çekerek güçlendiklerini bilmiyorsunuz. Şuan kendi acılarınızın sizi öldürmek üzere olduğunu düşünüyorsunuz. Oysa arsızlıkları işte sizin o daha yeni yaşadığınız ıztırabın kabuklarından kurtulmanın vermiş olduğu güçten doğuyordu.
***
Dünyada ondan daha cesaretli biri yok. Ukalalığı sevmeyen, sabırla dinleyen, koparınca herşeyi kökünden koparan, kahkaha attığı nadir görülen, bir o kadar da nadir görülen tebessümü ortamın havasını değiştiren, gizli şairliğine tarihin bile toz kondurmayacağı kadar mağrur, aşık olmayı aşktan daha çok bir sanat gibi kullandığını asla itiraf etmeyen ve her kesin gönlüne taht kuran o kişi… Ben de sırf böylelerini sevmiyorum. Pasif agresif mi depresif mi ne o? Öyle bir etkileşim oluşuyor onu gördüğümde, yüz ifademden anlıyor onu sevmediğimi. Yüz ifademi çok iyi sakladığımdan kesinlikle şübhe etmesem de, böyle nadir türleri gördüğümde irkilmeden edemiyorum. Kök hücrelerine kadar dışarıda yansıttıkları yalanın hangi gerçeğin sahnelerini kapattığını hissedebiliyorum. Onlar konusunda Tanrı’ya danışmanlık yapabilirdim. Ama kendisinin sonsuz olduğunu düşünürsek, beşinciden sonra o da anlamıştır durumu ve boş vermiştir. Onların kitaplarının arasında biz de sıkışıp kalmışız. Bu durumu değiştirmek için okuyan çaresizler var ya, onlar daha fena düşüyorlar bu tuzağa…
November 30, 2025
Merhaba Oliver!
İşte bu yüzden herşeyi sana fısıldıyorum.
Bir tarikat lideri, bir siyasi parti başkanı, bir akımın önderi gibi çeşitli sıfatlarla tribünlere çıkıp haykırabilirdim. Fakat ben kalıba girmeyi asla kabullenemiyorum. Onların ise kaderi belli, önünde sonunda bir kalıba sıkışıp kalıp onun dışına çıkamıyorlar. Dünya kadar kelime bilsinler, yine de aşacakları çizgiyi önceden belirleyip ona göre aksiyon alıyorlar. Seçim yapmak zorunda kalıyorlar. Aslında böyle anlatınca da onlarla karşılaştırma sonucu ben biraz asalak gibi durdum. Değilim. Bu bana ikince kez açtırdığın parantez. Evet, biliyorum sen sadece susuyorsun. Yapma!
Bazen konuş benimle. Uzun zaman oldu. Çok uzun zaman oldu… Karıncalardan sonra iyi olduğumu saklamak için yaralar üretiyorum yoksa…
Korkularla doldum. Tahmin ettiğim şeyler değil, tekrarlarlar diye korktuğum şeyler. Altıncı hissim falan yok benim. Duygusal körlüklerine aşinalığımdandır tüm tahminlerim. Her yanlış adımdan sonra tükenmemeleri için kendi duygularımdan uzattığım dallardır. Kredi değil, bedava. Benden gitsin, ama yeter ki, bu kadar mutsuz olmasınlar. Mutsuzluğu sevmiyorum ben ya. Hem de hiç sevmiyorum. Mutluluğa da inanacak kadar saflığım kalmadı. Ama bir beklenmedik çikolatayla herkesi mutlu edecek bir şücaette bulunabilirim. O kadar mutlu olabiliyorum yani.
Herkes sahip olma içgüdüsünü geliştirdi. Arabadan tutmuş çıngıl taşına kadar herkes nesne sahibi olmak istiyor. Acaba maneviyat için çabalayanların çektiği eziyet zor mu geldi? Oysa hepsi derde düşer. Dert gelir hepsini eteğinden yakalar. Omuzlarının kaldıracağı yüklerden şikayet eder, kaldıramadığı yükü taşımaktan vaz geçerler. İhale ya pir evlatlara kalır, yada taşıyamayanlar hayattan göçerler. Onun da acısı kalırsa… Olay dönüp dolaşıp ruhun tuzağına düşüyor… Adam cinayetten içeri girse, çıkınca omzunu ağır sözlerle yüklü türküye yaslıyor. Bir arınmışlık, bir arınmışlık... Aklın şaşar...
Ben yapamıyorum.
Arındıkça derine çekiyor, derinleştikçe soğuyorum. Soğuk da beni öldürüyor. Ölünce de benden bir cacık olmuyor... Geriye kalan herşeyim senin hafızanda birikiyor.
October 2, 2025
MEKTUP VAR!
Yeni keşfedilmiş olsa da, sarı ve gösterişli çiçeklere sahip olduklarını belki de bulgudan önce farketmiştim. Her türlü zaman açısı farketmemektedir. Net bir kanıt yok. Bunu sadece Oliver’le konuşabiliyorsun. Cesaret zaaflarıma dokunabilir diye sesini kıstım. Bu defa da fedakarlığımın sesi kulaklarımı tıkamaya başladı. Ondan kurtulmaya çalışırken, hafızayı çizdirmişim…
Kendi fabrik ayarlarımdan zerre birşey hatırlamıyorum. ‘Kapılmış gidiyorsun’ der ve tanıyı koyar onlar. Onlar da zerre birşey bildiklerinden değil. Ormanın güçlülerinden biri gibi görünmeye çalışıyorlar. Sanırım beni en çok bu konuda kınamaktasın. Sen de haklısın. Bu kadar altı boş düşüncelerin hiç susmadan sana aktarılması içini şişiriyordur. Öbür türlü sempatimi kazanamazdın. Sen herşeyi içinden geçiriyorsun. Ama izi kalıyor, sen de siliniyorsun. Asıl sorunumu böylece çözmüşsün ve farkında değilmişsin gibi yalnız kalmak istiyorsun.
Dikkatimi sosyo-politik konular dağıtıyor. Edebiyatım güçlü olduğu için mantıktaki eksikliği sezebiliyorum. Rakamlarla olan ilişkim önemli değil. İki yöntemin kullanıcıları arasında en zekilerine uyum sağlayabilirim. Dikkatim dağıldı. Bu gibi olayların etkisi altında kalabilirim. Beni arasıra beliriveren ve kendimi hatırlatmayı başaran anılardan koparıyor. Hep kocaman bir dengesizliğin üzerinde hayatta kalmaya çalışıyorum. Oysa sarı ve görkemli çiçekten nerelere geleceğimi bir tek senle tahmin edemiyorum.
Heyecanlandım. Bu iltifatımı kulaklarına hapsetmeden yaşayamazsın buralarda…Buralar da çok güzel şimdi… Yapay zekayı eğitebilirim. Güvenmeyecekler zaten, o yüzden kendime sallıyorum sadece. Aslında paflagonia’nın keşfedildiğini duyduğumda onu sanki Lenkeran’da da gördüğümü düşünmüştüm. Aynı ırk ayrı yerlere faydalı birşeyi taşımıştır diye düşünecektim, çiçekle ilgili daha net bilgi paylaşmadılar. Ben de peşine düşmedim. İşi yarım bırakan değiliz aslında, tadı kaçınca ilerleyemiyoruz. Motivasyon pııııt yerlerde…
Sorgulamayan cesaret en alttan başlar yaşamaya. Sınavı bitmez, o cesareti kullanacak bir sürü alana girer çıkar, fakat ne gerek var? Böyle pata küte ilerlerken, başkalarına zarar verdiklerinin farkında değiller. Ve ben onları kıskanıyorum. Oysa bu düşüncelerime ufak bir cesaret katsam, insanı tek kelimeyle özetleyeceğim de.
İnsan özelliği olarak niteleyemediğim, daha çok içgüdü gibi doğuştan gelen bir kusur olarak gördüğüm KISKANÇLIK ve onunla hiç bir şekilde başedemedikleri bir dünya burası. Kolera’yı, Covid’i, kanseri yenerler, ama kıskançlıklarını asla yenemezler. Çocuk bile zaman zaman velilerini kıskanır. O yüzden oyun oynarken siz kazandığınızda kızar, tepki verir, kendisinin yapamadığına yorumlarda bulunur. Neden? Sizin kendinizi yetiştirip eğittiğinizi bilemez o. O yüzden bu habersizlik ona doğuştan böyle yetenekli olduğunuzu düşündürür.Ve sizi kıskanır. Ben neden yapamıyorum? Hatırlıyorsunuzdur, çocuklarınızın fevrice kullandıkları bu soruyu?
Bir gün hepiniz beni anlayacaksınız. Ama önce bilimin bana ulaşması lazım...
Sevgilerimle,
İhtişamlı cüce çiçek…
September 13, 2025
Mor Söğüt'ün gölgesinde kalan...
Savaştıkça kutunun boş olmasından ve aydınlığın bunu yüzüme vurmasından korkarak cesaretimi kaybediyorum. Böylece kutu küçülüyor, karanlık derinleşiyor. Onu derinlere taşırken görünmez olacağımı umuyorum. Bu, beni tutan tek umut. Ve görünmez olmayı başarıyorum, Oliver.
Kötü birine dönüştüğümü düşünmüyorsun, değil mi? Kalabalıklar için karanlık genellikle "kötüyü" doğurur. Ama ben, derisi soyulurken renginin sarardığını söyleyerek dalga geçen "iyiye" karşılık, "Güneş de gurub ederken sararır" diyen o şairi tanıyorum. Aramızda yüzyıllar var. Ama kaybolan yıllara yenik düşmeyen tek şey, paylaştığımız ve insanı görünmez kılan o ortak karanlık. Evrenin genişlediğini iddia ettiklerini duyduğum günden beri, kutuyu küçülttüğümü sansam da, onun da evren gibi çaktırmadan büyüyüp büyümediğini merak ediyorum. Yine de, hâlâ görünmez olduğumdan eminim.
Yavru bir fili küçük bir ağaca bağlarsan, büyüdüğünde de o ipi koparamaz derler. Kendimi işte böyle, toz kadar küçük hâle getirmişim. Ama karanlık büyüyor mu acaba? Senin özgüvenin bu sorulara cevap vermek için tasarlanmamış, biliyorum. Sadece beni dinlemeni istiyorum…
Sanırsın renklerden haberim yok. Var elbette. Bahçe için sebze tohumları sipariş etmiştik. Gönderdikleri tohumların yanında birkaç adet çiçek tohumu da hediye etmişlerdi. Pakete hiç dikkat etmeden tohumları ektik. Çiçek büyüyene kadar adını merak ettim. Tanıdığım hiçbir bitkiye benzemiyordu. Büyüdükçe büyüdü. Nihayet, resmini Google ile paylaşıp adını öğrendim: Tilki kuyruğu.Mor çiçekleri upuzun. Başını öne eğmiş gibi görünür, ama aslında dalları çiçeğin ağırlığıyla aşağı sarkıyor. Salkımları çok büyük. İsmini uzun süre aklımda tutamadım. Ona "mor söğüt" deyip durdum. Herkes alıştı. Şimdi ev halkı bile o çiçekten bahsederken "mor söğüt" diyor.
-Kalk, gidiyoruz.
-Nereye?
-Seni bu manzaranın ortasında bıraktığımda bir süre sonra sıkılacağını öngörmüştüm. Sana da söylemiştim. Hiç itiraz etmemiştin. Nereye diye sorman beni biraz afallattı, dostum.
-Sen buraya anlatmak için gelirsin hep. Beni şaşırtan sensin.
-Zamana yolculuk yapacağız. Seni zihnimi renklendiren ve şuan bulunduğun bu güzel manzaranın aslına götüreceğim. Gelir misin?
-Gidelim.
Çocukken bu şehrin melankolisinin içinden bilinçsizce geçerdim. Canımı sıkan şeyin evdeki sorunlar olduğunu zanneder, asla kendime "nasılım?" diye sormazdım. Şimdi seninle indiğimiz bu bahçedeki ağaçlar ve çiçekler, zihnimi canlı tutan renkleri saklıyordu. Şehir melankolisinden kurtulmuş gibiydi. Ama şuraya bak… Gri canavar bahçeyi esir almış. Biz büyüyüp buradan ayrılınca, ifade edemediğimiz can sıkıntısını bu bahçeye bırakıp gitmişiz. Melankoli kemiklerini sızlattı mı içeri girdiğinde??
Retorik soruydu, seni biliyorum…
-Buradan gidelim. Denizde dalgalara yenildiğin âna götür beni.
-Orada olduğunu biliyordum. Ama hatırladığını … Hâlâ hatırladığını ve bu süre zarfında ilk defa bana bir şeyleri hatırlattığını duydum şu an. Bunu kutlamam lazım.
-Ne yapacaksın?
-Bir gün bana hatırlatacağın bir şey daha…
Bu kahkahaya ne kadar ihtiyacım varmış, dostum!
Bu içtenlik… bambaşka bir şey.
Gurbetteyken hiç beklemediğin anda sevdiğin bir hemşerini görüp sarılmak istersin ya hani! Büyüdüğün yerleri bir insanın bedeninde, kollarında hissetmek gibi… İşte o yakınlık. Azerbaycan’da buna ‘doğma’lık derler. ‘Native’… Bu kahkaha tam olarak o doğmalıktır. Tanıdığın ama yıllardır hasretinde olduğun — hatta hasretinde olduğunu bile unuttuğun bir iç döküş.
-Kutu ışık sızdırmaya başladı desene…
Bunu yapmaması gerekiyordu. Ne ben parantezlerin açılmasını severim, ne de beni dinleyen birinin parantez ihtiyacı duymasını kaldırabilirim. Oliver onlardan farklı. Sanırım onu bize ait dünyanın bir parçası olarak tutmaktan vazgeçmeliyim. Ama onu bırakmak istemiyorum. Oliver bizim gibi değildi ki… Ne oldu ona? Anlattıklarım canını sıkmış olabilir mi? Öğrenmenin tek yolu var…
- Aynı yere yine araba park etmişler. Dalgaların beni nereye fırlattığını hatırlıyor musun? Bugün de hava rüzgârlı. Dalgalar yine yükseliyor. Dört kişiydik. En büyüğümüz 13-14 yaşlarındaydı. Sahilde yan yana durup dalgaların büyüklüğüne nasıl meydan okuruz diye düşünüyorduk. Kendi adıma konuşursam, beş yaşından beri yüzmeyi bilen biri olmama rağmen korkuyordum. Sahile ayağımı basmak bile ürkütücüydü. En büyüğümüz el ele tutuşup denize birlikte girelim teklifini ortaya atınca, herkes iç muhasebesini bırakıp yanındakinin elini tuttu.
-Kimsenin geri adım atmayacağını öngörmeme neden olan garip bir rengi vardı o günün. O manzaranın.
-Büyüleyici bir durum var mıydı?
-Beni zorluyorsun…
Enteresan. Sanki değişmemiş. Peki beş dakika önceki yorumunu neye borçluyuz? Ben mi abartıyorum? Devam edelim.
-El ele ilk adımımızı suya attık. Kendime geldiğimde, arabanın açık kapısının sivri kenarına kafamı çarpmama ramak kalmış bir pozisyonda, yerde yatıyordum. Sen oradaydın demek ki…İlginç! Ayağa kalktığımda ilk dikkatimi çeken, dalgaların büyüklüğüydü. Hazar’ın bu kadar kabarabileceğini hiç düşünmemiştim. Kim kime meydan okumuştu? Gözüm diğerlerini aradı. Hepsi benden önce ayağa kalkmış, sağa sola volta atıyorlardı. Yüzleri ifadesizdi. Benim de kalktığımı görünce geldiler, arabaya oturdular. Hiçbirimiz kararımızla ilgili birbirimizi suçlamadık. Atlattık. Unuttuk.
Ama sen unutmamışsın. Neden?
-Sonrasını da hatırlamıyorsun yani. O zamanlar şimdiki kadar güçsüz değildin.İki gün sonra bahçe kapısının önünde ısrarla sizi tekrar denize götürmeleri için yalvarıp duruyordun. İsteğin kabul edildi. Ama o gün yaşadığın korkuyu hatırlamadan yine denize kulaç attın. Hazar’ın ne kadar tehlikeli olabileceğine dair hiçbir fikrin yoktu.
-Ben güçsüz değilim.
-Sen güçsüzsün. Bugün, burada, hâlâ benimleyken güçsüzsün. Anlattıklarının sana güç kattığını zannediyorsun ama aslında seni sömürüyorlar. Gittikçe tükeniyorsun, farkında değilsin.
- Ben güçlüyüm. Bunu sana ispatlamak gibi bir derdim de yok.
-Denize ispatlamaya kalkışmıştın ama. Tam şurada…
Nereye gidiyor bu çılgın? Bugün hiç de ıslanacak bir gün değil ama.
-Hey, dur! Geri gel.
-Bak! İki adım attığında su dizlerine kadar geliyor. Ufuğa doğru baktığında ise neredeyse görünmeyecek kadar uzaktaki insanlar hâlâ dizlerine kadar suda gibiler. Oysa o mesafede boğazlarına kadar suya gömülmüş olmaları gerekirdi. Sen sahildeki durumu ufuğa eşitleyip — ne cüretse artık — o yöne yüzmeye karar vermiştin. O yolculuk sana bir tehlike daha yaşatmıştı… Hatırlıyor musun?
-Evet.
-Eğer baban seni denizin ortasından, ağzında köpek yavrusu taşıyan bir hayvan gibi çekip çıkarmasaydı… Ya da sen, ufuktan geri dönene kadar boğulmuş olsaydın, beni daha iyi anlayacaktın.
-Evet, seni daha iyi anlayacaktım. Şuan parlamak üzere olan bu öfkeni anlayamıyorum.
-Yine gözlerini, yol bitmeden önce, kumların üstünde açmıştın. Denizde ayakların toprağa değiyor diye ufuğa kadar yüzebileceğini sanmıştın. Ama daha üçüncü adımda, ayağının altından toprak çekildi. Ve sen, her kulaçta o güven veren zemini bulamayınca paniğe kapıldın.
Ama… Asıl kızdığım şey bu hesapsız cesaretin değil.
-Cehaletim mi? Çocukluğum mu?
-Saçmalama… Ben sana şimdi kızıyorum.
-Şimdi mi? Hani şimdi güçsüzdüm?
Ah, Oliverciğim! Sanırım doğadaki yalnızlığın ve benim seni sürekli dünyamızın meseleleriyle meşgul etmem, seni bunaltmış. Bugün iyice kendini aştın. Gitmek mi istiyorsun acaba? Hadi, açıkça itiraf et, seni anlarım. Ama ben sana şimdi bunu nasıl teklif edeyim ki? Gitmenden en çok korkan benim.
O zaman sen yardım et bana! Konuyu aniden değiştirip tartışmaya neden olacak bu sohbetin aramızı bozmasına izin vermesem mi? Ya gidersen, dostum? Devam ediyor. Devam ediyor ve sanırım biraz sonra kalbim kırılacak. Ya da zihnim karışacak ve patavatsızlık edip onu kovacağım… Oysa niyetim bu değil.
-Artık ufukları merak etmediğin için sana kızgınım.
-Kulaç atmadığın, bir sonraki adımlarını fazlasıyla tarttığın, hangi adımın seni boğup hangisinin yüzeye çıkaracağını en baştan hesaplayarak yaşamın içine akmayı unuttuğun için… Evet, belki şu an senden nefret ediyor olabilirim.
Yıllardır o söğüt ağaçlarının arasında kendimi tutsak ettim. Umutla, bir gün gelmeyeceğine inanmak istiyorum. Ama sürekli geliyorsun…Ve bana, kendini tıkadığın o karanlık kutudan bahsediyorsun. Sana kötü bir haberim var, dostum:
O kutu ne genişliyor, nede küçülüyor.
O sadece yaşamın köşesine itilmiş, unutulmuş bir kutu.
Lütfen…
Şu denize o vakalardan sonra kaç kere geri döndüğünü ve ayağın toprağa değmeden yüzmeyi nasıl öğrendiğini hatırlamaya çalış.
-Sarılalım mı dostum?
-Bence buradan gitmemiz lazım. Ben yüzerek gideceğim.
Ertesi gün uyandığımda, üstadın kâfir tütünü yaktığı gibi yakasım geliyordu sigarayı. Midem kahvaltı sinyali veriyordu. Evin içini ruh gibi dolaştıktan sonra kahvaltı yapma fikrinden vazgeçtim. İlk aklıma gelen duyguyu, ikinci bir fikirle zevksizleştirmek istemiyordum.
Akvaryumdaki minik balık, durmadan hareket hâlindeydi. Kaçmaya mı çalışıyor, doğası mı böyle, bilemedim. Uzun uzun izledim onu. Alırken "köpek balığı" demişlerdi bu minyona. Gerçekten de yüzgeçleri ve kafa yapısı, yırtıcı olduğuna inandırıyordu. Ama öylesine küçüktü ki… Serçe parmağım bile ondan büyüktü. Okyanustaki köpek balıkları onu görseler kesinlikle aralarına almaya tenezzül etmezlerdi. Doğa’nın çiğnenmez kuralları hayal dünyasında bile bükülmüyor. Kaç dakika onu izlediğimi hatırlamıyorum. İzmarite ulaştığımda ayrıldım akvaryumun önünden. Miniğin enerjisinin etkisiyle içimdeki boş ve rahatsız edici duyguya meydan okumaya çalıştım. Ortalığı toplayıp tekrar uyumaya niyetliydim.
Oysa biliyordum; boş mideye düşen dumanın pişmanlığı daha ağır olurdu. Olsun. Yine de yaktım.
Yüzerek gideceğini söylemişti. Bu cümle için kapı açıp devamını getirmeyeceğim. Onu bıraktığım söğüt ağaçlarıyla örülü bahçe de bakımından ödün vermemişti. Bana görünmek istemediğini ama ara sıra gelip bahçeyle uğraştığını, bunu bana hissettirmeden yapmaya çalıştığını, bazı yerleri bilerek bakımsız bıraktığını görmeyecek kadar kör değildim. O da bunun farkında olmalı. Artık sürekli orada durmadığına beni ikna etmişti, evet. Çarpmadığım kapıların ardında olup bitenleri tekrar kontrolüm altına alma refleksim, onunla konuşmamı engelliyordu. Ama o bahçeye girişimi serbest bırakmıştı…
September 6, 2025
Durum karmakarışık, Oliver!
September 3, 2025
Bütün o enerji...
19.08.2025 Bütün o enerjinin en sonda frenlenerek sindirilmiş olması canımı sıkmıyor, dostum. Aklıma geldikçe çektiğim acının bile tanımının “acı” olduğundan emin değilim. Aynı anda sana soru sorasım da geliyor. Hiç sıkılmıyor musun, ölümlü birinin sana anlattığı soyut hikayelerden? Senin yerine kim olsa, bu çerçevelere sıkışmış gezegeni hemen terk ederdi. Misafiri olduğun evlerde masalara çöken ağırlıklar kulağına fazla gürültülü gelmiyor mu mesela? Ben sana bunları fazlasıyla süsleyerek mi anlatıyorum acaba? Bir yandan da ödüm kopuyor, “sıkıldım, gideceğim” itirafını duymamak için uydurduğum şeyleri somutlaştırmaya çalışıyorum. Harcadığım çabanın sıfıra eşit olduğunun farkındayım. Yine de sağ ol. Şu kafamın içindeki hareketli nöronu ben bile yakalayamıyorum. Sanki o kafamın içini aydınlattıkça, bu aydınlılta harekete geçmeyi anlamsız bulan diğer nöronlara yeniliyor. Onları da kınayamıyorum. Kınamak hiç kalemim olmadı gerçi… Mucizelere acıkmış gezegenimizin kendi misafirinden bihaber olması, muhtemelen biz açgözlülerin sürpriz, tesadüf, evrim vs. gibi aslında asılsız tanımlara karşı zaafımızdan doğuyor…ve bizi boğuyor…
Oysa
30.08.2025 Sonbahar…Rüzgar, yağmurun kışa zemin hazırlaması için geri çekilmiş. O da yaşlanmış, yürüdüğü beş dakikalık yol o kadar uzun sürüyor ki, yazın yerini sonbahara bırakmasını, Güneş’in bir anda yerini yağmura bırakmasını kısacık mesafede yaşıyor. Islanıyor ve gözlerine dolan yaşların bu fırsatla akması için duraksıyor. Geçmişi gelmişti aklına. Doğa’yı bu kadar güzel ifade etmeyi daha erken öğrenmiş olsaydı, daha 18-19 yaşındayken onu hayallerinin ayrılmaz parçası yapardı… Belki taşların baş yarabileceğini öğrenmiş olmazdı, kâğıtlara düşüncelerini dökmek yerine ağaçlara anlatarak büyütürdü duygularını. Hiç birini yapmamış birisi olarak, şuan seyrelmiş saçlarının arasından onu umursamadan geçip gidecek acımasız rüzgara yakalanmamak için bile acele etmiyordu. Kendisi için en büyük fedakarlığı yapmaktaydı o duraksamada… Belki daha önce duraksaması gerekiyordu. Bunalmıştı… onun da “L”sini alıp bunamış yapmışlardı. Çocuklara öyle demiyorlardı. Hırslarını körüklüyor, pekişmesi için herşey yapıyorlardı. Ama onun gibiler bir daha yeniden öğrenemeyecekleri için bunamışlardı… Dostum, o rüzgar bu defa içinden geçerek doğaya ait olan parçasını da aldı götürdü. O yolculuk orada bitti. Manzara basitti. Kimsenin canı yanmamıştı. Görenler “doğal” buluyordu bu gidişi… Oysa… Yeniden dünyaya gelebilir miydi acaba?
July 9, 2025
Elveda, Oliver!
July 8, 2025
Selam, Dostum!
June 28, 2025
Merhaba Dostum!
Ölümüne yaşıyoruz şu hayatı, Oliverciğim! Yani ölüme varana kadar. Şu parantez açmaları hiç sevmem, ama şu yaşama bakar mısın? Mutluluktan mı, mutsuzluktan mı dersin, kalbimiz durabiliyor. Ağır tazyikli bir mutluluk o göğüs kafesine darbesini indirince, kalp yılların acısını bir anda nereye kaldıracağını bilemeden durabiliyor. Yada hiç o kafese uğramayan mutluluğun hasretiyle nasıl başedeceğini bilemeyen kalp yine durabiliyor. Çünkü biz yıllarımızı ölüm için harcıyoruz. Ve tabii ki, onlar bize haktan bahsederken anlamayacağız. Yaşadığımız şeyin ismini başkalarından duyacak halimiz yok ya! Biraz eğlenelim dedim, o kadar… Uluslararası Batı cephesi… Omuzlarını testereyle ayıran Doğu cephesi… Hepsinin savaşında kaybolan İnsanlığın yasını tutan bir avuç insan…Elimde değil, onları düşünmeden edemiyorum. Tanrı’nın uğradığı ihanetlerin muhasebecisine dönüşüyorum. Ölmeden önce son şakam bu olsun. Sonra dahaçok şey paylaşacağım seninle… Nehir balıkları komployu çözüp oltaya gelmeyince elektriği işe nasıl alet ettiklerini anlatacağım sana mesela… Kuzenlerim mahallemizden akan nehirden ilk kez büyük balık yakaladılar… Oltayla tabii. Bana uzattı kuzenim ve leğene atmamı istedi. Yüzünde anlatamayacağım bir gurur tecessüm etmişti. Ben de hep onlarla balık yakalama macerasına koştuğum için onlar kadar sevinçliydim. O zaman son bir kez nehir suyuna veda etsin diyip avuçlarımı suya uzattım. Kuzenim beni uyarmaya fırsat bulmadan o balık avuçlarımın arasından kayıp gitmişti. O gün bugündür tam olarak mutluluğun ne olduğunu çözemiyorum. Bir çoklarının açısından düşünürken kapana düşmüş gibiyim. Yani dostum, ölümüne yaşıyoruz derken, biraz eğlenelim dedim… Söğüt ağaçları çiçek açar mı? Bak bunu hiç sorgulamamıştım… Seni oraya yerleştirdiğime göre cevabı da sen verirsin artık…
June 25, 2025
Merhaba Oliver!
Sen bizim gezegenimizdeki bağışlayan ve unutan bir avuç insanın kaç kere ihanete uğradığının şahidi olmuşsundur artık. Diğer gezegenleri bilemem ama buradaki gözlemin tüylerini ürpertti mi hiç? Ben bağışlayan ve unutan Tanrı'nın gezegenimizle ilgili ne düşündüğünü doğrusu çok merak ediyorum. O sırada soğuk bir esintinin omuzlarımdan süzülerek ıslak zemine karıştığını ve ayaklarımı dondurduğunu hissedebiliyorum. Hayalimde canlanan (canlanamayan) sabrın sınırlarına ulaşmanın ne kadar kolay zannedildiğini görünce küplere binmiyor da değilim. O bir avuç insanın sabrı onlara ne yapıyor mesela, biliyor musun? Yükü kalplerinden alır zihinlerine taşırlar, erişemedikleri kemalin ıztırabını yaşarlar, ufak bir ışığa elleri uzanınca kendi kendilerini alkışlarlar, tebessümleri tüm akbabaların kanatlarını yakacak sıcaklıkta yayılır suratlarına, göz bebekleri o yıllar yılı önce ölmüş yıldızların ışığı gibi parlamaya başlar ve tabii ki, sabahın erken ışıklarında kaybolup gider. Avuçlarında kendilerini alkışladıkları anın tozu kalır. Bu kadar küçük beyni taşıyarak bağışlayıp ve unutacak kalbi büyütebiliyorlar ise, bahsedilen Tanrı'nın geriye kalanlarla ilgili yaşadığı hayal kırıklığını düşünemiyorum. Aslında kuşkucu da sayılmam. Soru sormaya geç başladım. Kimseyi rahatsız etmemek için yıllardır kendi kendime konuşuyordum. Bir anda seni ana karakter yapıp, etrafını söğüt ağaçlarıyla, renkarenk çiçeklerle, sakin ama dalgalı akan pınarla süsleyip sahneyi kurdum. Şimdi kelimeleri istersem soru, istersem cevap kılığında süs gibi kullanıyorum. Lütfen, keyfini çıkar... Bu gezegende ismine rastlansa da, sana sunduğum bu sahneye rastlanmamıştır... O yüzden sık sık konuşmuyorum. Doğa'nın tadını çıkaracak zamanı tanıyorum sana, dostum..
June 16, 2025
Merhaba Oliver!
***
08.06.2025 “Bu hayat bazen acımasız olabiliyor” derler ya, Oliver, sinirimin tavan yaptığı anlardan biridir. Bu hayat zaten acımasız. O gün sana değil, ona, ona değil, bana, bana değil onlara, illa ki, birisine şu hayat acımasızca davranır. O yüzden kimse artistlik yapmasın, sevgisini alsın, dünyaya dağıtsın diye dilenirken herkes bize saftan tutmuş salağa kadar bin çeşit etiket yapıştırır. O miniğin kalbindeki acıyı ve karanlığı, sen farkında olmadan başını okşarken tarih yazıyorsun, farkında değilsin. Nesimi’nin derisi soyulurken, Güneş’in gürubuyla eşleşen sessizliği doğuran sakinlik de bu sebeptendir ki, harcamış koca dervişi…Sana ne zararı vardır, bu garibanın dersin, diyemezsin… Senin çağına yolunu bulan o kadar yalan vardır ki, içini gerçek gibi ısıtırken, vicdanın bocalanıp duruyor. Belki de hiç bocalanmıyor. O da var yani… O yüzden Oliverciğim, bizim içimizde kaynayan kazan, hazırladığı çorbayı bize içirir, dış dünyanın ağız tadını bozan tatlara karşı bi cacık yapamaz…Bu dünya acımasızdır. Benim başım okşanırken, senin saçın yolulunca, ben sana bir avuç saç bile borçlanabilirim. O kadar geniş dağıtılmış bu nur…
October 17, 2020
SÜZGEÇ #2
🎯Bi’ düzen değişiyor. Değişim öyle bir süreçte ki, tarihi adalet sadece bir devlet için değil, bir kaç devlet için tezahür ediyor. Şöyle ki, Azerbaycan tarihi topraklarını, kendi öz topraklarını hain terrorcü devletin pençesinden kurtarırken, ona destek olan devletler de siyasi meydanda müttefiklerinin, dostlarının kim olduğunu açık ve net görmeye başlıyor, bu davada yanımızda olmayanlar ise hain “evlatlarının” artık hiç bir işe yaramadıklarını, bu saatten sonra “kullanılabilir” durumda olmadıklarını farkediyorlar. Hala üç maymunu oynamaya devam etseler bile, örneğin Ermenistanı artık hiç bir zaman eminlikle müdafaa edemeyeceklerdir.
🎯Emperyal güçlerin “üçüncü devletler”
olarak tanımladıkları devletler artık bu etiketi koparıp atmak üzereler. Bu
güçlerin çok önemsedikleri projeler bir kere küçümsedikleri devletlerin şah
damarlarında gerçekleşiyor ve bu devletler tarihi iyi bilirler. Tarihte düştükleri
tuzaklardan gayet iyi haberdarlar ve bu acıyı hiç bir zaman unutmamışlardır. Bu
devletlerin anne sütünden aldıkları maddeler onlara hiç bir zaman hainlik,
riyakarlık aşılamamıştır. Ki bu da sahip oldukları topraklarından,
ideolojilerinden ve sergiledikleri İNSANLIK örneklerinden vazgeçirmeyecek bir
bioloji bağışlamıştır bu vatanın evlatlarına. Çok uğraştılar sütümüze bile
“katkı”da bulunmaya fakat olmadı. Olamazdı da zaten. Çünkü kurt kışı geçirir,
ama yediği ayazı unutmaz. Bunu da o güçler unuttu. Gücü onları nisyana sürdü.
Ve kurmak istedikleri o YENİ DÜNYA DÜZENİNİN şu an yön vericileri
küçümsedikleri o “üçüncü devletler”...
🎯Güç birlikten doğar. Birliği ise
yaşanan ortak tarih, ortak acılar ve ortak yanılgılar doğuruyor demek ki. Tüm
bunları farkedip, analiz edip ayağa kalkmamak mümkün değil. Güçlendiysen, ayağa
kalkacaksın, boyun eymeyeceksin, “efendimiz” diye ortalıkta çaresiz
kalmayacaksın. Biz gücümüzü topladık ve darbesinin şiddetini şu an ağır biçimde
hissediyor düşman(lar).
P.S. Hayal-mayal, obliviona sürüklenmeler, bağırarak zihnimize sokulan klişe “düzen”ler demek ki, aslında gerçeklere hesap vermeden hükmedemezmiş. Bu kadar basit...
https://www.gazetehamburg.com/makale/suzgec/
https://www.kirmizilar.com/tr/index.php/guncel-yazilar3/5472-karabag-azerbaycan-dir
October 7, 2020
SÜZGEÇ✍️
🎯 Evet, bugün Azerbaycan’ın hakk davasında onun yanında yer almayan devletler vardır. Ki bu da gayet normal. Çünkü hakkın karşısında duran karanlık güçleri aydınlatmak da bu davayı yürütenlere düşer. Kendi karanlığında kaybolmayı yeğleyenler zaten kaybetmiş sayılırlar. Ermenistan bugüne kadar hiç bir uluslararası önemli bir projeye katkıda bulunmadı. Bunun için ne siyasi zekası, ne doğal kaynakları, nede yalandan dünyaya kakalamaya çalıştığı “devletçilik” geçmişi vardır. Gel gör ki, ister Kafkasya, ister Avrupa, ister Avrasya anakarasının geneli, isterse de bu materikte çıkarları olan ABD için bile Azerbaycan’ın imza attığı önemli projeler vardır. Siyasi arenada sadece “maşa” olarak kullanılan Ermenistan’ın bu projeler için tehlikeli taktikler uygulamasına göz yuman devletler, her halde kendi çıkarlarıyla kesiştiklerinin farkında değiller. Gerçi devlet ve “farkında olmamak” biraz lüzumsuz sesleniyor. Şöyle diyelim, gayesi devlet değil, seçimlerde ermeni lobisinin desteğine ihtiyaç duyan hükumetler. Devlet olsa, 3-5 yılın değil, 50-100 ve belki daha fazla sürenin hesabını yapar. Şaka bir yana, bunların siyasetçilerini de hesap makinesinin icadı kütleştirdi galiba.
🎯 Eskiler hep der ki, bizim zamanımızda “söz” vardı. Bir erkek söz verdiyse, kıyamet kopsa sözünü tutması şarttı. Eskiler, gözünüz aydın! Galiba SÖZ trend olmaya başladı. Neden olmasın? Sonuçta koskoca uluslararası teşkilatların evrak üzerinde sağlanamadığı adalet, halka verilen SÖZ sayesinde sağlanıyor. Ve bu SÖZE imza atan, eşlik eden, destek çıkan devletlerin gittikçe çoğalması, manevi bile olsa, yanımızda yer alması, bende büyük umutlar doğuruyor.
🎯 Güç birlikten doğar. Bugüne kadar yalnız hissedip melankoliye sürüklenmiştik. Sağa bakıyorsun GÜÇ, sola bakıyorsun GÜÇ, ne yapacaksın? İşte tam o sırada ne kadar güçlendiğimizi farketmemişiz. Şu an doya doya gücümüzün tadını çıkarabiliriz. Doğa bile eşit olmamızı engellemişken, zayıf olup güçlülerin sevdasını yaşamak neme lazım? Güçlü olup kendi sevdamızı haykırmalıyız. Şu anda yaptığımız gibi.
🎯 Ve en önemlisi: Karabağ Azerbaycandır!!! #KARABAKHISAZERBAIJAN
March 8, 2020
QADIN
Həyat gücünü sevgidən aldığı qədər nifrətdən almasına səbəb olsa da, duruşuyla bunu da süfrəsi kimi zövqlü servis edir.
Gözləmədiyi anda ana olur, gözləmədiyi anda fədakar bacı olur, gözləmədiyi anda son nəfəsini verə biləcək övlad olur, amma QADIN gözləmədiyi her şeyə möcüzəvi şəkildə hazır olur.
Niyə zənn edirlər ki, qadının əks cins olmadan əhəmiyyəti yoxdur? Bunun səbəbi isə qadın kim olur olsun, natamam olduğunu hiss etdiyi hər canlının yanında olmağa can atır. Olduqca da həm özü həm yanındakı əhəmiyyət qazanır. Düzdür, bəzən yenə fədakarlığından dolayı heç kəs onun əhəmiyyətinin fərqinə varmır. Olsun, qadın buna da hazırdır.
Qadın çox danışır, qoy danışsın. Onsuz da içindəki kədərin, ya da sevincin bir parçasını belə sözlər ifadə edə bilmir. Qadın şəkil verən olduğu uçun ona balaca da olsa bir meydan lazımdır ki, xarabalıqdan gözəlliyə çevirdiyi əsərini ortaya qoysun.
Qadın kimdir?
Kosmos kişilər üçün araştırma, tədqiqat alanıdırsa, qadın üçün gizli bağlantısı olan sirli və bir çox qadının şəkkinə belə getməyən enerjili bir yerdir. Ona görə QADIN Yerlə Göyü bir etməyə qadir ola bilir. Bu da onda əlaqəsini kəsərək alınır. Qadın Allah deyil, amma O'nun varlığının möcüzələrə vəsilə olduğu təvazökar isbatıdır.
Onu məcbur buraxsanız, əlindən gəlməyəcək, gücünün yetməyəcəyi heç nə yoxdur. Əngəl ola biləcək tək bir şey var, o da itirəcək heç nəyinin olmaması. Bu durumda kişilər güclü olsa da, qadınlar zəif olur. İkincisi isə, qadını bir qadın yetişdirirsə, mütləq və mütləq üfüqlərin ötəsinə gözlərini dikə bilməsi üçün onu yetişdirə bilməlidir. Bununla bərabər, ayaqının altını görməyi də bacarmalıdır.
Kişilərin beynindən həmcinsləriylə paylaşa bilmədikləri və bunu özlərinə sığışdırmayaraq küçümsədikləri bir düşüncə keçirsə, o düşüncənin cinsi də Qadındır. Nə qədər aşağılanıb gizlədilsə də, etiraf zamanı İnqilab kimi böyüyə bilər. Halbuki Qadın inqilab deyil, üsyan deyil, müharibə deyil. Bunlar bir qəlibdirsə, yeri gəldiyində Qadın bu qəlibləri də aşmaq üçün böyümüş iztirab sahibidir. Onlar 'məcbur' sözüylə sınağa çəkilməməlidir.
İnsaoğlu getdiyi yolda geri qayıtmaq üçün izini itirsə, qadın mütləq iləridə keçmişi görəcəyinə inandıraraq onun üçün yeni yol salar. Belə bir qəribə instinktləri olan canlıdır.
Mən istəmirəm bu yazdıqlarımı kişilər oxuyub qadınlar haqqında pozitiv fikirlərə qapılsınlar. Mən istəyirəm bu yazdıqlarımı analar oxuyub qızlarına bu Qadının şəklini versinlər...
November 10, 2019
Dəlilərə tay olsaydı
Danış dedi, danışmadım.
Paylaş dedi, mənəm sənə sirdaş dedi.
Şərab alıb oturmuşdu,
Ağzım sözün unutmuşdu.
Yanğın çıxdı, beynim yandı,
Danış dedi, küllərimlə barış dedi.
Əllərimi qaldırmışdım tutum onu,
Dağılmasın.
Yayılmasın,
Dığırlanıb çiynimi də yandırmasın...
Mən dadına baxmamışam nə Günəşin, nə şimşəyin...
Necə deyim bəs bilirəm dirilməyi?
Ölüləri cənnətindən tərpətməyi,
Cəhənnəmə maraq salıb ürkütməyi?
Mən heç kəsi çağırmıram, səsim gəlir,
Duyğulara soyunmuram, dualara dönüb gəlir.
Bəlkə ayıq oyanmıram, ona görə yuxum gəlir?
Hansı səhnə qurulmuşdu mən yatanda?
Kim almışdı alqışları, mürəkkəbim dağılanda?
İndi deyir, susma, danış,
Güya ondan bəhsim qalıb!
İndi mənə sirdaş olub,
Elə bilir nəfsim qalıb!
Ox qayıdıb yaya girir,
Yay ovçuyla alay edir.
İndi deyir, susma danış,
Güya sözdən saray edir...
Bir qığılcım...
Bu dünyanın nüvəsindən qopmasaydı...
Təkəbbürüm danışsaydı,
Dəlilərə tay olsaydı...
Ovçu da utanmasaydı..
Bir qığılcım olmasaydı..





.png)







