May 4, 2026

Söğüt ağaçlarına örülen gizemler...


01.05.2026  Bence onlar gibi davranıyorum bu aralar, özümden uzak hissediyorum. Bazen özümün ne olduğunu da ifade edemiyorum. Her yerde geçen bu çaresizlik, sanki sadece benim hayatımda vuku buluyor. Sahipleniyorum tüm acılara. Yeri geldiğinde onlarla da besleniyorum. Adı üstünde - çaresizlik. Neyse yine konudan sapmayalım. Acısını ifade edemeyen o çaresiz çocuğun ağlamasını tutmaya çalışırken ki, sessiz hali. Ağzını açıyor ama sen onu duymuyorsun. Arasıra gözlerinden çabalarına rağmen akan göz yaşlarıyla büyüleniyorsun. Ona sımsıkı sarılmak ve acı geçse bile bırakmamak geçiyor içinden. Ama bu zevki içinin burkulmasından alıyorsun. Kalbinin güzelliğine kendin bile hayran kalıyorsun. Tabii onları buna inandıramıyorsun. O kadar senden de acizler ki, karşı koyamıyorsun. Bu çocukların masumiyeti ne olacak Oliver? Hepimizi bitiriyorlar. Hepimizi büyütüyorlar. Hepimizi büyülüyorlar. Ve onlar… O canavarlar onların zaten doğayla zarar gören acılarını bile onlara bırakmıyorlar! Onlardaki capcanlı enerjiyi elimizden alıyorlar. Vicdan bunu tanımlamak için fazla eski bir kelime değil mi? Bilmiyorum dostum. Yaşlandığımda bu dünyaya aslında daha çok sığınmaya çalıştığım için, ölüm korkusunu alınca hayatı sevmeye başladığımı zannediyorlar. O da çaresizlik. Ama onlar bunda da bir fesat aktarıyorlar. Tüm hayatını cehaletiniz mahvetmiş zaten… o konuda yorum yapmıyorum uzun zamandır. Yapmayacağım, Oliver! Onları eleştirmeye dair hiç bir dürtüm kalmamış… Arınmışım.

***

Gelirken sana ne getireyim diye soran akrabaya, tanıdığa, dosta, -daha iyi halini getir- diyebilirlerdi aslında. Belki hiç düşmanlık kalmazdı. Kökünden tüm dünyada biterdi. Oysa neler sipariş ettiklerini biliyorsunuz? İşte o yüzden yüzleşemiyorum ben bu gerçeklerle. Arsız çıkıyorlar. Hep haklılar. Yalnızlaşma yükleniyor. Hissettin  mi Oliver?

***

Görmezden gelmeleri en can alıcı özellikleri. Hiç bir içdelici acının farkında olmadan yeni bir delik açabilirler. Bizden nefret ediyorlar aslında. Aramıza koyduğumuz uçurumdan onları anlayabiliyorum. Kibirimizin bir tarafı köprüler inşa etti, diğer tarafı hiç karşıya geçemedi… O yüzden onlara karşı içim sıcak. Kızmıyorum bile. Çocuklarımız tarafından büyütülmeği beklemiyorduk demek ki. Hazırlıksız yakalanıyoruz hayatın tüm planlarına. Söğüt ağaçlarının güzelliğindeki teslimiyeti gözlemlemişsindir artık. Bunu farketmiş biri olarak, gerçek eleştirmenlerin neden çıldırdığını anlarsın. Ama hiç birisi reportaja onay vermiyor. Sessizlikle savaştığını zanneden en akıllılarımız kendileri. O yüzden kınamaya kalkarsam, karşılarindakinin kurmaya çalıştığı Dünyayı  Aid’in karanlık saltanatıyla eşit tutarım. Bırakın Tanrı’nın yarattığı gibi dursun diye tekrarlarım kendime… Sana arasıra itiraflarda bulunuyorum ya, seni bile uydurmuşum, düşün!

***

İnsanlar hep iki ipucundan birini takip ederler. O yüzden hareketlerinin beşinci aşamadan sonrasını tahmin etmemiz neredeyse imkansız. Şansa sığınacağız. Onları takip etmeyi bıraktım, Oliver. En zor kısmı bu olsa da… Emekli gibi hissediyorum. Ne çoktan varım, ne azla bahtiyarım. Yerimde duramıyorum. İlk başlarda daha zordu,alışıp bünyeni değişene kadar kendini vefasızlardan birinin peşinde bulurdun. Bak işte ona gençlik diyorlarmış. Ben o kısımdan çıkmaya acele ettim. Oysa herkes hala oradaydı, ben bu tarafta yalnız kaldım. Monologlarımı göğsümde mi gezdirecektim? Yazarak seni yarattım, dostum. Tebrik ederim, artık bir insansın ve doğanın en güzel noktasında yaşıyorsun. Senin bulunduğun konumun paralelinde düzinelerce ülke var ballandırarak sana anlatabileceğim. Ancak senin olduğun yerde Doğu’nun acılı dizelerindeki hasretin büyüsü; Batı’nın soğuk seslenen kelimelerini bulut hafifliğiyle ruhunda taşıyan bestelerin sonsuzluğu var; doğanın kibar söğütleri, sessizce denize doğru yol çizen nehirleri, çılgınca yer çekimine yenilmeye acele eden şelaleleri, uzayınca kökünden koparılacağını bilse de, gözlerini yeşile doyuran çimleri, gölgesinde beni sonsuza kadar dinleyebileceğin ihtişamlı ağaçları var. Tüm bunları ben olsam asla bırakmak istemezdim. Ama gözlerimi açınca gerçeğin grisinin tüm tonları arasından süzülmeye çalışan kahkahaları, beklenmedik mutlulukları, göğsünü kabartan özel anıları özlediğimi farkediyorum. O yüzden ben kendi konumumda sabitlenemedim. Araf’ın ben taraftan yeniden tasarlanmış hali mi dersin? Demezsin. Ben duyguların birbiriyle kesiştiği, ayrıldığı, karıştığı, harmanlandığı, paramparça olduğu ve daha başlarına gelecek her türlü şeyin aynı anda yaşanmışlığına kaftan olacak kelimelerin avcısıyım. Bulmakta zorlandığımı itiraf etmeliyim…Seninle olan ilişkimin çıkarı da bu avda senden yardım beklememden oluşuyor. Çıkar kelimesini bu metinden çıkarırsam, buraya kadar yazdığım hiç birşeyin anlaşılmış olmadığını farkederiz. Bu da beni erken uyandırır, Oliver…

***

Şehrin merkezi parklarından birinde tekbaşına bankın üzerinde oturuyorsun. Her kes işinde gücünde. Sen hiç bir beklentin olmadan buraları ne kadar özlemiş olduğunun muhasebesini yapıyorsun. Şaşkınlıkla, hayretle, sevgiyle, hasretle…Adımların sesini duymadığından bir anda sağ köşende beliren eski bir tanıdık. Önce kokusunu alırsın, sonra selamından anlarsın, sonra aklından geçen ne esprilerin arkası tükenir, ne kırgınlıkların ardı kesilir. Hafızan saldırmaya başladıkça onlardan uzak olduğun yerleri özlemeye başlıyormuşsun gibi geliyor. Neredeyse yenileceksin, fakat daha muhaseben bitmeden bu defa asla başka bir yeri özleme imkanının olmadığını anlıyorsun. Burası orası. Asla kaybolmayacağın yer. Birinin saçını okşadı, diğerinin sen geldin diye mutlu olduğu, bir diğerinin arkandan güzel yalanlar salladığı, birilerinin seni amellerine şemsiye olarak kullandığı, bir diğerlerinin de seni görmek için bahane aradığı bu muhteşem tek dili konuşan ortamın doğmalığı (doğma-yani anadan babadan bir gibi yakın hissetmek) seni geride hapsetmişti. Ama ceza çekmiyordun, çünkü merak ettiğin başka bir şey kalmamıştı. Bu durumlar için bir terim vardı. Ama ben bilmiyorum. Zaten bilmediğiniz şey şu, siz onların bir zaman kabuklarını dökene kadar acı çekerek güçlendiklerini bilmiyorsunuz. Şuan kendi acılarınızın sizi öldürmek üzere olduğunu düşünüyorsunuz. Oysa arsızlıkları işte sizin o daha yeni yaşadığınız ıztırabın kabuklarından kurtulmanın vermiş olduğu güçten doğuyordu.

***

Dünyada ondan daha cesaretli biri yok. Ukalalığı sevmeyen, sabırla dinleyen, koparınca herşeyi kökünden koparan, kahkaha attığı nadir görülen, bir o kadar da nadir görülen tebessümü ortamın havasını değiştiren, gizli şairliğine tarihin bile  toz kondurmayacağı kadar mağrur, aşık olmayı aşktan daha çok bir sanat gibi kullandığını asla itiraf etmeyen ve her kesin gönlüne taht kuran o kişi… Ben de sırf böylelerini sevmiyorum. Pasif agresif mi depresif mi ne o? Öyle bir etkileşim oluşuyor onu gördüğümde, yüz ifademden anlıyor onu sevmediğimi. Yüz ifademi çok iyi sakladığımdan kesinlikle şübhe etmesem de, böyle nadir türleri gördüğümde irkilmeden edemiyorum. Kök hücrelerine kadar dışarıda yansıttıkları yalanın hangi gerçeğin sahnelerini kapattığını hissedebiliyorum. Onlar konusunda Tanrı’ya danışmanlık yapabilirdim. Ama kendisinin sonsuz olduğunu düşünürsek, beşinciden sonra o da anlamıştır durumu ve boş vermiştir. Onların kitaplarının arasında biz de sıkışıp kalmışız. Bu durumu değiştirmek için okuyan çaresizler var ya, onlar daha fena düşüyorlar bu tuzağa…

No comments:

Post a Comment